Babalar ve Oğulları

Babalar ve Oğulları

Farklı beklentiler içerisindeki baba-oğul ilişkisi hepimize tanıdıktır. Aradaki kuşak farkından doğan etkileri göz ardı ederek, babanın otorite kurma istemi ve oğlunu kendi devamı olarak değerlendirmesi aslında tüm babaların yanılgısıdır.

Luanne Rice, “Christopher Bryne eğer rüzgarı ve güneşin ışıklarını tutabilse onları da çocuklarına verirdidiye yazar Gümüş Çanlar’da.  Ama sadece sevmenin, çok sevmenin yeterli olmadığını anlarız romanın satırlarından. Onlarla konuşmak, isteklerini dinlemek, hayallerine saygı göstermek de gereklidir. Oysa Bryne, çocuklarını hep yanında istemesiyle bencilliğe dönüşen sevgisinin farkında olmasına rağmen katı tutumundan vazgeçemez.

Bu durum yalnızca romanlara özgü değildir. Edebiyatın içinde baba-oğul ilişkisini çok gergin yaşamış başka örnekler de vardır.

İlk göze çarpanlardan bir tanesi Hermann Kafka’dır. Franz Kafka’nın babası roman kahramanlarından daha popüler bir baba imgesi olarak günümüze kadar gelmiş ve oğlunun romanlarında bir gölge misali hissettirmiştir kendisini. En çok da “Yargı” ve “Değişim” de kendini açığa çıkartan baba otoritesi kendini “Dava” ve “Şato”da gösterir.

Çok dindar ve sert bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Çehov zor bir çocukluk geçirir. İşleri yolunda gitmeyen babasının yanında çıraklık yapar, sık sık dayak yer ve hiç sevmediği halde kilise korosunda ilahiler söyler.  Küçük Antona’a hayat çok acımasız davranır. Ileriki yıllarda, Çehov’un öykülerine taşıdığı ezilmiş ve incinmiş çocuklarda hep bu acımasızlık kendini gösterir.

Oğuz Atay, babasının ölümünden iki yıl sonra yazdığı mektupta babasıyla olduğu kadar kendisiyle de hesaplaşır: “Bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha akıllı ve iyi olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun bende olduğunu görmek zorundayım.”

İstisnaları olsa da, belirli bir neslin erkek çocuklarında ”Baba” imgesinin korku çağrıştırdığını yatsıyamayız. Sevginin hep ertelendiği, ya da içten sessizce gerçekleştirildiği bir büyük dünyanın evlatlarıydı onlar…

Ancak şüphesiz ki, Can Yücel’in de dediği gibi ağızlarından çıkan sözcükler; “En çok babamı sevdim!” olmuştur.

Yorum Bırak

Your email address will not be published.

X