Hediye ve Dostluk

Hediye ve Dostluk

Kiralık arabamı yumuşak bir fren yaparak dikkatle otelin önüne yanaştırdım. Kapımı açan görevli gecenin geç saatine ve soğuğa aldırmadan “iyi geceler, otelimize hoşgeldiniz efendim!” diye gülümsedi. Sağ ayağımı dışarıya doğru attığım anda tabanım yumuşak bir yere dokundu. “Aaa…Kar ne kadar çok burada” dedim diz boyu beyazlığa şaşırarak. ‘Yol boyunca yağıyordu, burası o kadar da dağ başı değil. Hayret, ne kadar kar birikmiş!.” Kafamı kaldırdım ve eski ama aydınlık bir binanın önünde olduğumu gördüm.“Ne hoş” dedim içimden.“En azından küçük ve şirin bir otel. Büyük ve birbirinin aynı gökdelenlerden sıkıldım. Bari biraz değişiklik olur.”

Döner kapıdan geçerek lobiye doğru ilerledim. Saat gece yarısına yakın olmasına karşın ortalıkta bir hareketlilik vardı. Kadınlı erkekli bir Japon turist grubu otelden ayrılmaya hazırlanıyordu. İçlerinden ufak, tefek, zayıf, yaşlıca ama bakımlı bir kadın kalabalığı yararak bana doğru yaklaştı. Başını ve bedenini hafifçe öne eğdi, göz teması yapmaktan kaçınarak bozuk bir ingilizce ile “Merhaba, ben Tasuka. Dışarıda hava çok mu kötü? Bizi havaalanına götürecekler ama otobüs bir türlü gelmedi. Benim bu uçakla mutlaka Tokyo’ya dönmem gerek. Yarın oğlum evleniyor da. Düğününde onunla olmaya söz verdim” dedi endişeli bir ses tonuyla. “Yoğun kar yağışı yolları kapatmış. Kar arabaları tek şeritlik bir yol açmışlar. Yalnızca arabalar ve taksiler geçebiliyor gördüğüm kadarıyla. Hiç otobüs görmedim bu tarafa gelen. Siz gene de merak etmeyin, gelecektir mutlaka” diyerek onu sakinleştirmeye çalıştım. İçimdeki sıkıntı ve sabırsızlıkla insan kalabalığının içinden geçerek hızlı adımlarla kendimi resepsiyona attım.

“Kadıncağız pek yorgun gözüküyor” diye geçirdi Tasuka içinden. “Hadi benimki gezi yorgunluğu ama bu sanki pek gezmeye gelmemiş gibi. Ben de kocam öleli beri kafayı sanat da sanat diye bozdum. Ne halt vardı ki kış vakti okyanusları aşıp Fransa’ya gelmeye?!..Mutlaka görmen gerek Louvre müzesini, Notre Dame katedralini ve Versay sarayını” dedi oğlum. Buyur işte,  kaldım mı şimdi kış günü buralarda!..Nasıl bir duygu acaba yalnız seyahat etmek?..Ben bu grubun içinde bile kendimi yalnız hissediyorum…Korkudan mı, yalnızlıktan mı bilmem, biricik kocamın hediyesi olan küçük siyah çakıyı yanımdan ayıramıyorum. Üzerindeki minik kırmızı gonca gül her evlenme yıldönümümüzde hediye ettiği yaban güllerini hatırlatıyor bana. Onun sayesinde büyük bir gül bahçem var şimdi.”

Sırtımda ik göz olduğunu hissederek resepsiyondaki işlemlerime devam ettim. Tasuka’nın yorgunluktan iki ince siyah çizgiye dönmüş kömür karası çekiki gözlerinin olduğundan daha ince gösterdiği endişeli yüzünü aklımdan silemiyordum. Kocaman kahverengi gözleri kumral yüzünün içinde ışıldayan Catherine’den oda anahtarımı alırken sormadan edemedim; “Bu Japonların otobüsü gelebilecek mi otele?.” Catherine, kimsenin duymamasını istediği fısıldayan bir ses tonuyla;  “otobüs, otele 10 kilometre kala ana yolda bir taksiye çarpışmış ve uçuruma yuvarlanmış. Tur rehberinin haberi var ama yolculara henüz birşey söylemedik. Otel dolu olduğu için çevredeki diğer otelleri kontrol ediyoruz. Bu gece de bu civarda konaklamak zorunda kalacaklar.” Anahtarı elime sıkıştırıp endişeli bir yüz ifadesi ile arkama doğru bir hamle yaptım. Gözlerim Tasuka’yı aradı. Uzun süredir ayakta beklemenin verdiği halsizlikle duvarları kireç beyazına tezat her sehpanın gerçek çiçeklerle bezeli olduğu şirin lobinin sağ köşesindeki turuncu koltukların birine yığılmıştı. Yanındaki antika sehpada Fransız porseleni zarif bir fincan, içinde yarısı içilmiş yeşil çay vardı. Belli ki kendini ayık tutmaya çalışmış ancak yaşlı bedeni yorgunluğa yenik düşmüştü.

Beni takip eden otel görevlisine bavulumu odaya çıkarmasını söyledim ve Tasuka’ya doğru yanaştım. Sağ kolunu hafifçe dürterek, “Sanırım otobüsünüz gelemiyor. Hadi kendinizi toparlayın da size havaalanına ben götüreyim” dedim. Tasuka’nın çizgi olmuş gözleri birden büyüdü. Ayağa kalkıp Japonca birşeyler mırıldanırken bedenini kendini tutamaz bir şekilde defalarca öne doğru eğdi kaldırdı. Teşekkür etmekte olduğunu anladım ve rica ederim diyerek onu bavulunu göstermesi için lobideki otel görevlilerinden birine götürdüm.

Yolda pek fazla konuşmadık. Yoğun kar yağışı, zaten yorgun gözlerimi ve beynimi yola konstantre olmak için aşırı derecede zorluyordu. Tasuka da bunun farkında olacak ki yol boyunca hiç sesini çıkarmadı. Havaalanına vardığımızda uçağa bir saat kalmıştı. Arabayı havaalanının park yerine bıraktım. Check-in işlemlerini de hızlıca hallettikten sonra Tasuka pasaport kontrolüne doğru gitmeye başladı. Ayrılmam gerektiğini hissettirircesine arkasında kaldım. Yaşlı kadın duraklayarak bana döndü. Her zamanki sakin ve kısık sesinin hakim olduğu bozuk ingilizcesiyle “biz Japonlar ulus olarak gezmeyi çok severiz. Festivaller ve gelenekleri önemseriz. Bir de tabi anı ve dostlukları. Bu gece bana hiç yaşamadığım bir şeyi yaşattınız. Ben hayatımda hiç yalnız seyahat etmedim. Önceleri kocamla birlikte giderdik gezmelere. Şimdi ben devam ediyorum yaz-kış demeden. Gördüğünüz gibi havanın kötülüğü beni tedirgin ediyor ama engellemiyor. Yine de yalnız gidemiyorum. Yanımda hep taşıdığım değerli birşey var. Bana bir yandan kendimi bir başıma hissettirmeyen ama diğer yandan da yalnızlığımı hatırlatan birşey bu.” Sözünü bitirdiğinde hem yüzüne hem de duvarda asılı büyük saate bakmaya devam ediyordum. Sanki bir güç beni büyülemiş ve ona çekiyordu. Olduğu yerden kıpırdamadan çantasını yavaşça açtı. İçinden minik çakısını çıkarmasını ve avucunun içinden on parmağının ucunda bana doğru uzatmatmasını hayretle seyrettim. “Tasuka bunu size hediye etmek istiyor. Bana çok uzun süre arkadaşlık etti. Bundan sonra sizin dostunuz olsun.”

Tasuka’dan çakıyı aldım. Teşekkür etmeme bile fırsat kalmadan yaşlı kadın arasını dönüp kayboldu. Soğuk bir kış gecesi, tanımadığım bir ülkede, hiç tanımadığım bir kadın bana hayatımın en güzel hediyesini verdi. Dostluklar böyle kuruluyor olsa gerek…

Yorum Bırak

Your email address will not be published.

X